BİR FUAR VE TÜM ANILAR

Çok tatlı, çok keyifli, çok neşeli bir fuarı daha geride bıraktık sevgili okur. Yıllar yıllar sonra tekrar İzmir’li okurlarla bir araya gelebildik. Çok da iyi ettik bence (Bu yazı biraz uzun ne olur sıkın dişinizi, benim için önemli bir duyguyu paylaşmaya çalışıcam sizinle).

 

Biliyorsunuz ben normalde İstanbul dışındaki fuarlara çok katılamıyorum. Hatta İstanbul’daki fuarların da hepsine katılamıyorum. Hatta hem yayıncımız hem diğer yazar arkadaşlarım da şahittir ki katıldığı fuara da çok limitli katılabilen yazarlardan biriyim. Tüm gün kalamıyorum, her gün gidemiyorum. Çünkü -burada size özel hayatımı dökmeyeceğim elbette ama- bundan fazlası pek mümkün olmuyor. Yalnız, bir araya gelebildiğimiz kadarıyla şahane zaman geçiriyoruz.

 

Ben okurumla tanışmayı çok seviyorum, çünkü biz bambaşka bir duygu paylaşıyoruz birbirimizle. Biz birbirimizi biliyoruz, birbirimizi anlıyoruz, tarikat gibiyiz. Yılların tanışı gibi sarılıp öpüşüyoruz, hemen kaynaşıyoruz, biz birbirimizi seviyoruz. Ben çok şanslı bir yazarım bu konuda çünkü benim okurlarım (beni anlayabilen kitle) hep kıvrak zekalı, hep espri anlayışı yüksek, hep yaratıcılığı yüksek insanlar oluyor. Diğer türlüsü anlamıyor zaten ve çok kızıyorlar bana, siz biliyorsunuz onları da. Bu fuarlar da beni anlayan, dediğimi alan, zekası yüksek insanlarla bir araya gelme şansı veriyor bana ki şahane bir şey bu.

 

Okurumu cidden seviyorum ben.

 

Aslında biliyorsunuz ben okuruyla çok interaktif ilişkisi olan bir yazardım. Okurla çok yazışırdık. Bana yorum yazarlardı, ben cevap yazardım. Hatta hatırlayanlar vardır, benim daha önce çalıştığım bir yerde okur yorumlarım siliniyor diye okurlarım bana şikayet etmişti de olay çıkarmıştım. Yine daha önce çalıştığım bir yerde “okurların yorumlarına cevap verme, muhatap olma” demişti yazı işleri dinlememiştim de mesele çıkmıştı. Sonra sosyal medya kullanımlarının artmasıyla kalabalıklarda bir “seviyesizleşme” başladı. Sözünü küfürsüz söyleyemeyen bu “troll” denen güruh yüzünden ben okurla yorumlaşma, haberleşme olayına bir dur demek durumunda kaldım. Çünkü gördüm ki ben bir yazı işleri terbiyesinden geçmiş şekilde yazıyorum ama bana her yorum yazan aynı terbiyede değil. Dolayısıyla oraya bir “dur” getirmem gerekti.

 

Öte yandan gördüm ki benim gerçek okurum zaten bana ulaşıyor. Biz bir şekilde haberleşiyoruz. Ve o yöntemlerden biri de fuarlar.

 

Bu son katıldığım İzmir Fuarı beni çok eskilere götürdü. Yıllar önce bir gazetede çalıştığım dönemde okur buluşması için gelişimizi hatırladım. O dönem ben “esas ilgi çekmesi gereken kişi”den fazla itibar görünce hayli hadise çıkmıştı. Bir yazar olarak okur tarafından sevilmem fena mesele olmuştu. Neyse ki bu kez tadını çıkarabildim. Şükürler olsun ki Kadir Aydemir “neden okur seni görünce sevinip sarılıyor” diye küsüp drama yaratan bir insan değil, aksine…

 

Yeni tanıştığımız okurlara aslında bir mizah yazarı olduğumu anlattım. Evet, artık heyecanlı kitaplar yazdığımı ama kitaplarımdaki diyalogların neşeli de olduğunu, aslında ilk iki kitabımın mizah kitapları olduğunu, diyaloglar ve skeçler yazdığımı anlattım.

 

Bu da beni yıllar yıllar önceye götürdü. Ben henüz çok gençken, ilk diyaloglarımı yazmaya başladığım dönemde, benim aklıma diyalog yazmanın şahaneliğini sokan insan Yılmaz Erdoğan’dır. Onun kitabını okuduğumda benim yazılarımın içindeki diyalogların onun diyalogları (kadar olmasa da) gibi keyifli olduğunu düşünüp yazdıklarımı ona göndermiştim. Bir süre ses çıkmamıştı. Araya bir sürü şeyler girmişti. Ben yerel dergilerde yazıyordum falan. Sonra bir gün beni biri aradı. BKM’den aradığını söyledi. Necati Bey, inanılmaz keyifli, samimi bir sesle bana “ya seni bulmak ne zor oldu be kızım” dedi. Dün gibi aklımda. Yılmaz Erdoğan diyaloglarımı beğenmiş, yazdığım her bir diyalogdan geliştirilerek bir skeç çıkabileceğini söylemiş, ‘arayalım bu kızı’ demiş…

 

Hani çok sevindiğiniz zamanlar vardır. Çok sevinirsiniz. O telefon konuşması da beni çok sevindirmişti. Yılmaz Erdoğan gibi bir insan senin diyaloglarını beğenmiş seni arattırıyor. Bırak sevinmeyi deliriyosun da ben cool yazmaya çalışıyorum şu an. Sonrasında Necati Beyle tanıştık. Hala ordalar mı bilmiyorum Maya Sitesinde, Levent’te bir ofisleri vardı, oraya gitmiştim. Yazar gibi durayım diye gömlek giymiştim. O zamanın gömleği şimdinin siyah tshirtü, öyle düşünün. O zamanlar yazarlar mavi gömlek giyiyorlardı. Tuna Kiremitçi stili!

 

Görüşmeler, yazışmalar, skeçler ileri geri gitti. Mutfakta çalışmalar yapmak üzere görüşüldü. Skeçler yazıldı. Benim yazdıklarımın senaryolaştırılması konusuna geldik. Ben senaryo yazmayı bilmediğimi söyledim. Yılmaz Bey benim SENARYO diye meşhur bir kitabı okumamı istedi. Bana dedi ki; “Bizde herkes çok büyük. Kendisiyle dalga geçmeyi bilmek çok önemli oysa. Sen biliyorsun. Kendinle dalga geçiyorsun. Bu çok güzel, bu seni ayırıyor, seni çok güçlü yapıyor.” Bu benim kulağıma küpe oldu hep. Bunu hiç unutmadım. Kendi içinde bulunduğun durumla daha geçmekten korkma! Kendini çok ciddiye alma! Bunu hep aklımda tuttum.

 

Sonrasında, BKM mutfakta çırakların kendi yazdığı skeçleri oynamak zorunda olmaları, benim oyunculuk anlamında inanılmaz başarısız olmam ve geri vites yapmam falan… Hakikaten bazıları hem yazıp hem oynuyor, ben oynayamıyorum (şarkı da söyleyemiyorum ne yazık ki)…

 

Olaylar olaylar, bir şeyler bir şeyleri kovaladı ve benim BKM anım da her zaman gururlanarak hatırladığım hadiselerden biri olarak kaldı.

 

Bu fuarda benimle ilk kez tanışan okura, ‘ya nasıl bir şey tam korkuyorum sonra gülüyorum’ dediklerinde, ‘ben aslında mizah yazarıyım yahu, skeç falan yazdım’ diye anlatırken işte hep bu anılar canlandı gözümde.

 

Yeni tanıştığımız yazar arkadaşlarla konuşurken, daha önceki işlerimizden bahsettiğimizde ‘ben Newsweek Türkiye’nin yazarlarındandım’ dediğimde Çağla, Selçuk, Kürşad, Yenal… Hayatıma değer katan, bende inanılmaz güzel anılar bırakan herkes düştü aklıma.

 

Bir fuara gittim ben, Yılmaz Erdoğan’dan Selçuk Tepeli’ye herkesin adı kalbinden geçti. Fuarlarda bana sarılan, ‘iyi ki yazıyorsun, sen hep yaz, biz hep okuyalım’ diyen okurla tanıştığımda, bana emeği geçen, bazen bir cümleyle bazen günlerce bana bir emek vererek yazmayı anlatan herkesi andım.

 

Fuarların herkese başka bir anlamı vardır. Herkes kendi birikimini yaşar fuarda. Ben Emre İskeçeli’nin odasında, elinde yazılarımdan oluşan dosya, ‘gerçekten çok neşeli yazmışın’ dediğinde (nasıl düzgün bir insandır o da) nasıl heyecanlandığımı hatırladım. Selçuk Tepeli’nin ‘Newsweek’in ilk sayısında sen de varsın’ dediği an ağlamamak için nasıl kendimi tuttuğumu hatırladım. Yılmaz Erdoğan’ın ‘kendinle dalga geçmekten korkmaman seni güçlü yapıyor’ demesini hatırladım. Aktüel’in yazı işlerine elimde kurabiyelerle gidişimi ve Çağla Kalafat’ın ‘yemek getirdiysen alındın’ diyerek gülüşünü hatırladım (Çağla yemek konusunda şaka yapmaz). Ciner Grubundayken, Kürşad Oğuz’a asker mektubu yazarken, de-da lara dikkat etmeye çalıştığımı ve muhtemelen yine yanlış yazdığımı hatırladım. Hürriyet’te ilk Ayşe Arman’la karşılaşmamızı ve nasıl kıskandığımı hatırladım (o zamanlar çok popülerdi). Nuri Bilge Ceylan’ın ‘çok sahici diyaloglar yazıyorsun, hiç bozma’ dediğinde nasıl mutlu olduğumu hatırladım. Yaptığım her işin, tanıdığım herkesin bugün bana ‘iyi ki yazıyorsun’ diyen okur için katkısı vardır.

 

Bu yüzden fuarlar, okurla karşılaşmalar beni çok duygulandırır. Bütün hayatım akar gözümden. Bu yüzden gerçekten çok içten sarılırım okurlara. Gerçekten fotoğraflara bir bakarım “fazla gülmüşüm” mesela gözlerimin yanları çizgi çizgi olmuş ya da kambur durmuşum. Çünkü o an okur var, ben varım, beni ben yapan hatıralar var sadece. Bu yüzden okurum da bana çok içten sarılır, çünkü o duygu onlara da geçer.

 

Bir fuar da böyle geçti.

 

İyi ki varsınız, iyi ki bulduk birbirimizi.

 

Bir taneniz bile kalsa ve sadece o bir taneniz bile okusanız beni, ben o tek bir taneniz için yazmaya devam edicem daima.

 

Tekrar görüşünceye kadar, sevgiyle kocaman öpüyorum herkesi.

 

(Yeni tanıştığımız okurlara not: Ben köşe yazılarımı konuşma ağzıyla yazarım. “Geleceğim” değil, “gelicem” gibi. Yılllaarrrdır böyle. Ailemize hoşgeldiniz)