Mehtap Erel

Arşiv Yazıları

ZAMANLA YARIŞ

Bu tip şeylerden şikayet etmeyi çok sevmem sevgili okur. Çünkü Allah’tan korkarım. Çünkü bir şekilde bir felaket yaşayıp falan (Allah korusun), hani derler ya, bu günümü aramaktan korkarım…

 

Ama hayat zor ya, valla…

 

Zamanla yarışıyorum ve zamana sığamıyorum sevgili okur. Yok, olmuyor. Düzenli organize bir insanım ama olamıyor.

 

Her rahatsız gibi uymam gereken bir rutinim var. O rutin benim akıl sağlığımı yerinde tutuyor. Kalktığım saat, ilk kahve ve devamında ilk birkaç saat içinde yapacaklarım bellidir. Ha sonrasında ufak tefek oynamalar olabilir ama o ilk kısmı tam tamamlamam lazım.

 

Burada spor uzun ve önemli bir yer tutuyor. Sporumu yapmak zorundayım, mecburum, yapmam lazım. Bunu yapamadığım an da günün geri kalanında biri bana “Mehtap nasılsın?” diyor ben ağzımı açıyorum ama ağız değil lav silahı o. İnanılmaz sinirli oluyorum. Benim yaklaşık 11:15 sularına dek harcamam gereken kalori miktarı bellidir ve bu anayasayla koruma altına alınmıştır. Bu saate kadar tabi, spor da yapılıyor, çocuk okula gönderiliyor, ev toplanıyor, bulaşık makinesi çalışıyor, çamaşır makinesi çalışıyor, bulaşık makinesi yerleşiyor, elektrik süpürgesi (muhakkak) çalışıyor, sokak kedilerinin mamaları dağıtılıyor, vitaminler alınıyor, mailler okunuyor, haberler okunuyor ve evet spor yapılıyor. Güne 05:50’de başladığımı söyledim mi? Sanmam!

 

11:15 – 15:45 arasında yapabileceğim ne varsa yapmak zorundayım. Buna saç boyatmak, evin alışverişini yapmak, yemek yapmak, ojeleri silmek, gidilecek yere gitmek, bir arkadaşla sosyalleşmek, yazışmaları tamamlamak ve köşe yazmak, haber hazırlamak, kitap yazmak dahil.

 

Çünkü bundan sonrasında oğlumun ve kocamın plan programına dahil olmam gerekiyor. Onlara yardımcı olmak adına yapmam gerekenleri yapmak zorundayım.

 

Derken akşam oluyor, sabah erken başlandığından zaten çok geç yatılamıyor, sabah erken başlayacağından akşamdan sabahın bazı hazırlıklarını yapmak gerekiyor tabi. Akşam da öyle geçiyor.

 

Ve tekrar…

 

Şimdi bu plan içinde “yaratıcılık” ve “yazarlık” dediğimiz kısım tuvalet kağıdı+beyaz peynir+lavaş diye liste yaptıktan hemen önce veya masayı topladıktan az sonra –misal- 1 saat 12 dakika kadar yapabileceğin, o saat dilimi içinde hemen hissedip/oluşturup/oldurup patlatacağın bir şey olmak zorunda.

 

Saate bakıp; “hımm servisin gelmesine 1 saat var, evdeki süt bu akşam idare eder, o zaman erken çıkmama gerek yok, markete yarın giderim, o halde 42 dakika kadar yazabilirim” deyip telefonun alarmını kurup, bilgisayarın başına oturup;

 

“İsa Hoca Mehtap’a baktı, yüzünde garip bir gülümseme oluştu, ellerini iki yana açtı…..”

 

Böyle yazarlık olur mu sevgili okur? İş mi bu?

 

Yaptığım bu ama. Çünkü Türk tipi yazarlık –eğer normal bir aile hayatı yaşıyorsan- böyle bir şey. Alıp başını gidemiyorsun, inzivaya çekilemiyorsun, kocayı çocuğu bırakıp böyle bir yerlere kapanıp olmuyor. Yok arkadaş hem tuvalet kağıdı alacaksın hem o romanı yazacaksın. Hem nohutu akşamdan ıslatacaksın hem o yazıyı yazacaksın. Hem trafikte manasız yere 2 saat kaybedeceksin, hem o yazıyı bitireceksin.

 

Bakın veznede, kambiyoda çalışmak gidi değil bu. Herhangi bir iş yapmak gibi değil. Yaratıcılık isteyen işlerde hakikaten o geldiği an yapacaksın. Çiş gibi. Saate bakıp “hımm saat 13:00 zaman var, şimdi 4 saniye 11 salise işeyeyim ve bitsin” diyebiliyor musun? Çişin varsa işiyosun.  Bu da öyle. Geldiyse yazacaksın. Onun zamanına uyacaksın o sana uymuyor.

 

Hayat bir curcuna. İstanbul’da bir yerden bir yere gitmek ölüm. Trafikte saatler, saatler, saatler harcanıyor. Hiçbir yere 2 saatten önce varılamıyor, zamanlar yollarda pisi pisine kaybediliyor. Artan, ufacık tefecik dilimlerde de hakikaten bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama…

 

Yok, yazısını yazmaya başka ülkelere, şehirlere gidebilen insanlara çok özeniyorum. Alıp başlarını gidiyorlar ya… Ve gitmekle de bitmiyor, kafaları evde- adamda- çocukta kalmayabiliyor… Ferah ferah yazıyorlar… Ben gitsem de evde ne yaşanıyor düşünmekten konsantre olamam ki… Atahan şöyle oldu mu, ne yiyorlar, temiz gömlek, bulaşık bilmem ne diye… Yine olmaz yani…

 

Bezdim sevgili okur

Yine de Allahın gönlüne güç gitmesin, elbette binlerce şükür, elbette tek derdim “ay ne zaman yazı yazıcam ben ya” olsun.

 

İŞİN yazı yazmaksa büyük sıkıntı bu tabi ama …

 

Neyse…

 

Şimdi Kazlıçeşme’ye gidip, arabamı orada bırakıp, oradan Marmaray ve metroyla Kadıköy’e geçip, oradaki işlerimi halledip, dönüşte keçi sütü ve beyaz peynir alıp, eve döndüğümde ütüleri yollayıp, bir röportajın sorularını cevapladıktan sonra, Moda’daki okuldan Bahçeşehir’deki eve yorgun ve uykusuz gelen çocuğumu doyurup, yeni kitabımı yazmaya devam etmem lazım. Akşam yemeğe misafirimiz de var, yaratıcı yazarlık için yaklaşık 40 dakikam olacak…

 

Bakın fuarlara, organizasyonlara, iş görüşmelerine falan hiç girmedim bile. Bunlar sıradan,sakin, her günkü zaman sıkıntısı. Diğer zamanlarda bildiğin yemek yemek, tuvalete gitmek falan gibi insani ihtiyaçlardan fedakarlık ederek zamanı olduruyorum. Arabada bisküvi atıştırarak falan günü geçiriyorum veya tuvaletim gelmesin diye bir şey içmiyorum çünkü tuvalet arayacak ya da sıra bekleyecek zaman yok.

 

Şaka gibi geliyor olabilir ama değil. Özellikle İstanbul’da belli saatlerde belli şeyleri yapıp yola çıkmazsanız bulunduğunuz yerde otel bulup kalın daha iyi. Üç saat falan trafikte kitleniyorsunuz.

 

Ya da spor yapmayacaksın, pizza söyleyeceksin, yemek derdin olmayacak, saç boyamayacaksın ve yaratıcılık isteyen bir işle uğraşmayacaksın. O zaman sorun yok. O zaman hayat sana çay bana kurabiye.

 

Bu arada bu köşe yazısına ayırabileceğim sürenin sonuna geldik, biraz daha uzatırsam tüm programım sarkacak…

 

Herkese zamanını ferah ferah kullanabildiği günler dilerim.

 

Comments are closed.