Mehtap Erel

Arşiv Yazıları

TAAMMÜDEN BOŞANMA!

Öncelikle yeni yazım : PET ŞİŞE VAZİYETİ

http://www.anneboyutu.com/Yazar-Detay.aspx?ArtId=6727

Ve geçen haftaki yazım;

TAAMMÜDEN BOŞANMA!

İyi ki geldin ÇAĞLA…

Evde olmanın bana iyi gelmeyen bir tarafı var sevgili okur. Gün içinde deli danalar gibi çalışmaya alışmış bünye tatile girdiğinde, sağda solda kurulmuş açık büfeler ve battal boy bir plaj çantası yoksa kısa devre yapıyor.

Böyle zamanlarda benim yaşadığımın adı tatil olmuyor. Bu bayram ve benzerlerinde durumum; ipimden boşalmış gibi temizlik yapmak, omurumdaki bütün diskler birbirine girene kadar çamaşır sepeti kaldırıp indirmek, mümkün olan en az sayıda ütü çıkacak şekilde çamaşır asmaya çalışmak denebilir…

Hatta “taammüden boşanma” bile demek mümkün. Bu tatilde işi o hale getirecek kadar zıvanadan çıktım çünkü. Ve inan bana sevgili okur, hiç dışarıdan göründüğü gibi değil bu işler. Benimle aynı evde tam zamanlı yaşamak zor bir şey.

İşe dair vazifelerimi tamamladıktan sonra biraz kafa dinlemem gerektiğine karar verdim. Kararı verdikten yaklaşık on dakika sonra kendimi merdivenin tepesine çıkmış, dolapların diplerinde annem tarafından özenle gizlenmiş hurçları deşerken buldum.

İlk önce “Aa niye bizde yün yorgan var ki”, “İnanmıyorum, hamile elbiselerim” diye başlayan deşme ve sondaj çalışmalarım derinleştikçe Nuh Peygamber zamanında alınmış ve muhtemelen oyuncak müzesinde sergilenmekte olan eski cep telefonlarımızın boş kutularından tutun, Sarhan’la kendimize aldığımız ilk Play Station konsoluna kadar çok acayip şeyler bulmaya başladım.

İşin feci tarafı bu şeyler evin her tarafında ama normal bir gözün göremeyeceği şekilde kamufle olmuşlar. Bulundukları yerin etrafı mayın döşenmiş gibi el değmemiş, temizlenmemiş, leş…

Sevgili okur en ufak abartma yok, cumartesi sabahı başladığım merdivenle gezme ve jumbo çöp torbalarına doldurup atma çalışmamın bir noktasında sinirlerim iyice bozulmuş olmalı ki “yazık bu kadınlara verdiğim paralara, yazık” derken hatırlıyorum kendimi. Sızlanıyordum çünkü, neyi çeksem üzerime kümülüs şeklinde toz bulutları yağıyordu ve “bunları verelim” diye ayırdığımı hatırladığım her şey evin içindeydi.

Derken dolapların giysileri koyduğumuz kısımlarını açtım ama o da nesiydi! Neden bir askıda beş gömlek asılıydı? Yer mi yoktu? Neden yoktu?

Sarhan’la aramızda şöyle duygu yüklü bir an yaşandı:

Ben tamamen kontrolden çıkmış şekilde “Bu gömleği giyiyor musun ki? Bu pantolon sana dar bence. Bu montu hiç üstünde görmedim!” diye giysilerini ayıklıyordum ve kocam panik içinde “Ceketi bırak, giyiyorum abi ben onu!” diye direnmeye çalışıyordu. Ve ben, bana “ABİ” dediği için ceza olarak numaralı güneş gözlüklerine kadar bizim güvenlikteki Yakup’a verdim. Çünkü bir adam karısına “abi” dememeli. Hayır. Ya da ikindide “abi” dediğin adama yatsıda sırnaşmayacaksın. Olmaz.

İki günün sonunda; çamaşır suyuna bandırmaktan yumuşamış ve yetmezmiş gibi evdeki tüm dolap, çekmece ve kapaklara sıkıştırmaktan yara olmuş parmaklarım, toprağı gitsin diye suda bekleyen ıspanaklarım ve yumuşatıcıya rağmen muşta gibi olmuş havlularıma rağmen…

Taşta dizlerimin üzerine oturmuş, yılda bir kez bunalıma girip “sen benim annemsin ama ben sana doyamıyorum” moduna bağlayarak ağzıma on ikiden sı**an oğluma ayakkabısının iplerini bağlamayı öğretmeye çalışıyorum.

Telefonum çalıyor. Arayan Selma, yani bana yardım edeceği konusunda anlaştığımız, haftanın 7 günü günde en az 12 saat çalışarak kazandığımın yarısını, haftada 5 gün, günde 6 saat için helaliyle verdiğim insan. Tatili uzatmaya karar verdiğini söylüyor.

Çalışan annelerin böyle zamanlarda kalp ritmi bozuluyor işte. Adam işe gidecek, sen işe gideceksin, çocuk evde ve yardımcın tatilini bir hafta uzatmaya karar vermiş. Annen 97 yaşındaki anneannenle ilgilenmek durumunda, o olmasa baban menüsküs ameliyatı olacak, o taraftan hayır yok. Diğer taraf ancak karpuz kesmeyi biliyor. Dil pabuç gibi ama icraat yok…

Oğluma  milyonuncu kere onu çok sevdiğimi ve ömrümün sonuna kadar arkasında durup onu koruyacağımı anlatıyorum. “Senin nefes alıp verdiğin bir saniye benim bütün hayatımdan kıymetli oğlum. Senin için yapamayacağım da yok, yakamayacağım da…”

Okulun verdiği listeye göre aldığımız kırtasiye malzemelerini yerleştirip, ıspanağın altını kapattıktan sonra oğlumu yatırıp, tatilde yazdığım çocuk hikayelerinden birini okuyorum. İyi geceler faslının ardından bir yandan canhıraş bir şekilde küveti temizleyip bir yandan da masa olarak kullandığım klozet kapağındaki şarabımı yudumluyorum. Az önce bana “ABİ” diyen kocam hafızasını geri kazanmış olmalı ki hırsız kasap kedileri gibi etrafımda dolanıyor. Ispanağı salçalı yaptığım için dolaba kaldırmazsam ekşir ve daha köşe yazımı yazmamışım…

Selma konusunu hallettim, birkaç deneme daha yaptık mı oğlum ayakkabılarını kendi bağlayıp çözebilecek. Şeffaf kapla kitaplarını kaplayıp etiketledikten sonra gecikmeli de olsa yazımı yazdım mı tamamım diye düşünüyorum.

Daima saygıyla bahsettiğim, bana çok emeğinin geçtiğini söylediğim, Newsweek Türkiye’de çalıştığım dönemde Yayın Koordinatörüm olan ÇAĞLA KALAFAT Anne Boyutu’nda, BİRE BİR yazarları arasında köşe yazmaya başlıyorken moralim bozulamıyor…

Yorgunum ama mutlu hissediyorum kendimi…

Hoş geldin Çağla…

Tam zamanında geldin…

İlaç gibi geldin…

“Çağla Kalafat köşe yazısı”

Comments are closed.