Mehtap Erel

Arşiv Yazıları

SINAV STRESİ ANNELERİ

Bu hafta çocuğunun yaşı biraz daha büyümüş daha sınav stresiydi, Teog’du, test kitabıydı bakmaya başlamış anne grubuyla dertleşelim sevgili okur. Geçen hafta hamile okura seslendim, bir haftada 12 yıl ilerleyip lise sınavına geldim bu hafta.

 

Öncelikle anneleri dörde ayırayım. Birinci grupta bu hususlara hiç takılmıyormuş gibi yapıp sinsi sinsi çocuğu hazırlayanlar var. Bu ablalar muhtemelen öğrenciyken de ders çalıştıklarını saklayıp “ben edebiyat ve fen derslerindeki tüm üniteleri kendiliğimden biliyorum” diyorlardı. Şimdi benzer bir numarayı çocukları hususunda çekiyorlar. Çocukları gayet özel derslerle, etüdlerle, kurslarla hazırlayıp etraftan saklıyorlar. Herkes salak sanan bu grup sınav konusu açıldığında seğirmeye başladığında aslında durumu ne kadar önemsediklerini anlıyorsunuz. Kasılmış yüz ifadesi ve terli eller ise “biz hazırlanmıyoruz” derken onları ele veriyor.

 

İkinci grupta çocukta çift pasaport olduğundan olsa da olur olmasa da olur tadında olanlar var. “Ben çocukları germek taraftarı değilim” bu grubun lingosu. Bacım benim çocuğum da başka ülkenin vatandaşı olsa, bilmemnerde devlet üniversitesinde beleş okuyabiliyor olsa burada hangi liseye gittiğini ben de dert etmem. Ben de rahat olurum.

 

Üçüncü grup feci hırs yapmış durumda. Belki sadece hırs değil, gelecek korkusu ve hırs bir araya gelince fena bir şey çıkıyor ortaya. Çocuğu bir itmek bir itmek aman Yarabbi. Şöyle söyleyeyim her şeye hırlayan, sürekli kolunun altında test kitabı taşıyan ve gözlerinin altı mosmor çocuklar bu ailelerin çocukları. Bu grup, çocuğa dair her şeye çoğul cevap veriyor. Kendini çocukla bir bütün kabul ediyor, çocuğun ayrı bir varlık olduğunun farkında değil. “Bu hafta sinemaya gelemeyiz deneme sınavımız var”. Sanki kendi de girecek sınava anladın mı? Böyle kaptırmış durumda. Belki çocuklar iyi bir yere girip hayatta da iyi bir yerlere gelecekler bilmiyoruz ama şuan itibariyle durumları içler acısı.

 

Dördüncü grup, ‘hal bu buna göre vaziyet almak lazım’cılar. Ben bu gruptayım. Vaziyete, sisteme, ülkenin gidişine, hayat şartlarına bakıp ona göre pozisyon almaya çalışanlar. Bu grup en zararsız olanlar. Çocuk destek alıyorsa bunu saklamaz hatta nereye gittiğini, memnun olup olmadığını, kaç para verdiğini falan tüm detaylarıyla arkadaşlarıyla paylaşırlar. Dertleri ilerde “siz bana destek olmadınız yoksa ben ordinaryus olurdum” noktasına gelmemektir. Çocuğa ihtiyacı olduğunu düşündükleri desteği sağlayıp geri çekilirler. Çocuk sıkılınca iterler, vazgeçince iterler ama devamlı itmezler. Kendi özel zamanlarından ya da sosyal hayatlarından fedakarlık edip çocuğun sosyal etkinliklerine zaman ayırabilmesi için altlarında araba dört dönerler. Test mi çözüldü sinemaya gidilmeli, kursa mı gidildi arkadaşlarıyla yemeğe gitmeli. Hem üstüne düşeni yapsın hem bunalmasın diye arayı bulmaya çalışan bir grup bu ve kabul edelim en normali ve yorgunu da bu gruptakiler.

 

Şimdi gelelim sınavlar noktasında nerede durduğuma;

 

Çocukları perişan etmeden aileler olarak üstümüze düşeni -imkanlarımız doğrultusunda- yapmak lazım. Türkiye’de bir sınav gerçeği var. Buna uyup uymamak tercih meselesi. Farklı imkanlar söz konusudur, çocuğu direkt başka bir ülkeye yollayacaksınızdır falan hakikaten kasmaya gerek yok o zaman. Az buz stres değil ve az buz masraf da değil.

 

Yok burada okuyacaksa benim duruşum ilerde başımıza kakınç olmayacak şekilde pozisyon almak. Biz oğlumuz bize “ben neler neler yapardım siz g*tünüzü gezdirmekten benimle ilgilenmediniz, bir kursa bile yollamadınız” falan diyemesin diye üstümüze düşeni yapıyoruz, gerisi ona kalmış.

 

Elbette çocuğumuzla ilgili bir “ideal”imiz var. Herhangi bir YABANCI lisede okusun çok arzu ederiz. Mümkünse de Fransız okullarından birinden mezun olmasına çok seviniriz. Bu kadar. Kendimize göre gerekçelerimiz var, kendimize göre bir şeyler düşündük ve karı-koca en doğrusunun bu olduğuna inandık. Ha olur olmaz, yapar yapmaz, Bahçeşehir Koleji’ne gitse incileri dökülmez, eve de yakın, gayet uyar. Bahçeşehir’den Saint Benoit’ya gitmek çok kolay değil zaten. Ama olabiliyorsa çok memnun oluruz, onun için, onun adına… Olamıyorsa da canı sağolsun. Epi topu bir tane oğlumuz var. Hiçbir yerde de okumasa ne fark eder, her şeyimiz onun. Açarız bir restaurant, cafe, spor salonu, bişi… Ne istiyorsa… Takılsın… Nedir yani…

 

Ama mevzu başka. Mevzu toplum içinde bir etiket sahibi olmak.

 

Benim hayatta umursayacağım tek etiket okul olabilir. Bu demek değil ki her okuyan adam. DEĞİL! Ve hepimiz biliyoruz ne iyi okullardan çıkmış ne mandalar, hırtlar var. Karısını döver ama bilmemnerden mezundur, milletin çoluğuna çocuğuna sarkar bilmemnerde okumuştur. Hepimiz biliyoruz. O ayrı.

 

Ama ben bir insana (özellikle yeni tanıştığımda) kafamda bir resim çizerken nerede çalıştığına bakmam. İnsanlar bugün orada çalışır yarın başka yerde. O işyerinin markası senin kim olduğunu belirlemez, seni tanımlamaz. Ne iyi dostlarım yeşil sermaye medyada ya da “penguen medyası” dediğimiz kurumlarda çalışıyor, ekmek parası.

 

Kaç para kazandığına bakmam. Kimsenin geliri kimliğini belirlemez. Para elimizin kiri, bugün var yarın yok, hiç belli olmaz.

 

Ama iyi bir okul… Girmek bir mesele bitirmek bir mesele. Genç yaşta verilmiş bir emek var orada. Genç yaşta (düzgün bir okulsa) alınmış bir eğitim, geçilmiş bir ekol, öğrenilmiş bir terbiye var.

 

Bilmemne Koleji. Market gibi. Arkasında bir hikaye bir tarih yok. Bir ekol yok. Bir kültür, bir miras yok. Anlamı da yok. Bilmemne fen lisesi. Çık Kapıkuleden kim tanır, kim takar? Anlamı yok.

 

Uzun bir yazı oldu ama konu uzun. Sözün özü size diyeceğim;

 

Çocuklarımızın geleceğini planlarken mümkün olduğunca gerçekçi olmak lazım. Ülkenin gerçeklerini ve daha da önemlisi dünyanın gerçeklerini göz ardı etmeden çocuklarımız için üstümüze düşeni yapmamız lazım.

 

Elbette bunun ONLARIN GELECEĞİ olduğunu unutmadan.

 

Mutlu haftalar…

 

 

 

Comments are closed.