Mehtap Erel

Arşiv Yazıları

HOBBİTLER VE SPARTALILAR

Bu haftaki yazım;  KISKANÇ DEĞİL HAMİLE !‘yi  aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

http://www.anneboyutu.com/Yazar-Detay.aspx?ArtId=7553

Ve geçen haftaki yazım:

HOBBİTLER VE SPARTALILAR

O göğüs pası çıkacak!

Her ne kadar büyüklerimiz doğacak oğlan b*kundan belli olur dese de, çocukken yaşadıklarımız nasıl insanlara dönüşeceğimizi belirliyor. Annem sıklıkla “Babamın sülalesine ait tüm pis huylar” yüzünden böyle dengesiz olduğumu söylese de, kastettiği dengesizlikte kendisinin payı hiç de az değil.

Benim annem sert, otoriter, iddialı ve zor annelerdendi. Bir şeyi yapacaksak adam gibi yapmamızı beklerdi. Masada adam gibi oturmamızı, yemeği adam gibi yememizi, derslerimizi adam gibi çalışmamızı… Bize bir şey alınacaksa hak etmemiz gerekirdi. Sadece bir kere de değil, tekrar tekrar…

Bir beyaz taç aldırabilmek için uzun süre hak etmeye çalıştım, ilkokuldaydım, matematiğim iyi olmalıydı. Tacı kullanabilmek için kardeşimle iyi geçinmem gerekiyordu. Bir süre idare ettim. Ancak büyüklerin lafına karıştığım bir gün, tacı gözüme baka baka kırdı. Kullanmaya devam etmeyi hak edememiştim. Hak ettiğini tekrar tekrar hak etmek durumunda kalan bir çocuk, biraz benim gibi oluyor. Sürekli kendiyle yarış halinde, her şeyi mükemmel yapmaya çalışan, vazifesi her ne ise gözü dünyayı görmeyen bir psikopata dönüşüyor sanırım.

Liseye geldiğimde boyum ortalamanın altındaydı. Okulun ilk kız basket takımı kurulmaktaydı ve beden hocamız (Sıtkı Hoca) tam bir psikopattı. Lacivert, yanları çift beyaz çizgili eşofmanı ve düdüğüyle kız erkek ayırt etmeyen, çok sert hocalardan biriydi. Baskette de iyiydi ve bunu kendi aramızda konuşuyoruz diye konuşanın kafasına attığı ve daima isabet ettirdiği toplardan bilirdik. Sıtkı hocaya kendimizi beğendirip kız basket takımına girmek kolay bir iş değildi ve açıkçası benim de umurumda değildi. Ancak basket takımındaki oğlanların antrenman yapmak ya da maça çıkmak için derse girmedikleri zamanların çokluğunu fark edince, takıma girmem gerektiğine karar verdim. Annemi kendime bulaştırmadan ders kırmanın tek yolu, basket oynamamdı.

İki yandan örülü (evet o yaşta) saçlarım, gözlüklerim ve 1.40 boyumla, seçmelere katıldığımda Sıtkı hocanın yüzündeki iğrenme ifadesini hala hatırlarım. Beni basket topuyla tepelediği gibi sahadan atmaması tamamen “cüretime” saygısındandı. Bir müddet bizi çalıştıracak sonra aramızdan en iyileri seçip, takım yapacaktı ve ben bir süre dayandım mı yırtmıştım. O “Bir süre” boyunca da girmeyeceğim dersler yanıma kar kalacaktı.

İlk birkaç antrenmanın ardından (ki nasıl bir köpek muamelesi gördüğümü hiç anlatmayayım), Sıtkı hoca bize kendi aramızda maç yaptırmaya karar verdi. Garip bir adam olduğu için aramızdan oyuncu seçmekle vakit kaybetmek istememiş olsa gerek, en boylu poslu güçlü kızlarla, en böcek gibileri ayrı takımlara böldü ve zayıfların doğal olarak elenmesine karar verdi. Sahada ölecektik yani.

Benim hangi takımda olduğumu söylememe gerek var mı?

Onar kişilik iki gruba bölündük ama takımlar arası maçtan ziyade durum;  Hobbitlere * karşı 300 Spartalı gibi. Yani, çirkin, üzücü ve traji-komik ve galip baştan belli…

Ben Hayriye isminde, göğsünün altına geldiğim bir kız arkadaşımı, bana doğru koşarken hatırlıyorum. Top bendeydi ve topu nereye soksam da yok olsam diyene kadar Hayriye önümde bitmişti. Top nasıl bana gelmişti, hangi, salak bana pas atmıştı hiçbir fikrim yok. Tek hatırladığım tekrar gözümü açtığımda yerdeydim ve Hayriye ayakkabılarını üzerimde temizliyordu. Top nerede hiçbir fikrim yoktu…

Sıtkı Hoca sırıtarak düdüğünü çaldı. Yerden kalkmaya çalışıyordum ama Hayriye beni omuriliğimden sahaya çivilediği için kendimi kazımam gerekiyordu. Maçtan sonra Hobbit’lerin büyük kısmı kendiliğinden elemelerden çekilip, walkmanlerine geri döndüler. Ben kaldım.

Ve Sıtkı Hoca (baktı ki ölmüyorum), beni takıma almak zorunda kaldı. Bu bahaneyle de boyum az bişey daha uzadı…

Şimdi oğlum hafta sonları yakın bir arkadaşı ile birlikte basket antrenmanına katılıyor. Bayağı da ciddi çalışıyorlar. Ben de (aradan yıllar yıllar geçti tabi), unuttuğum kuralları hatırlıyorum, bazı çalışmaları görünce “Aaa biz de yapardık böyle” diye eğleniyorum falan… Fakat bunu bir buçuk saatlik antrenmanın ancak bir buçuk dakikasında yapabiliyorum. Çünkü geri kalan zamanda Sarhan ve yakında sizlerle tanıştıracağım Hande sürekli konuşuyor… Ama sürekli… Sürekli…

Sarhan: O zaman çocukları yarın mı götürelim TenTen’e?

Hande: Evet, bugün ödevlerini bitirsinler, yarın siz oğlanları TenTen’e götürürsünüz, biz de Mehtap’la dolanırız biraz.

Sarhan: Dur ben saatlere bi bakıyım.

Hande: Aslında Anadolu Aslanları mı ne varmış, pilotlu, ona da götürsek!

Sarhan: Evet o da iyi diyolar.

Hande: Mehtap kocalar TenTen’e götürsün, öbür hafta da biz Anadolu Aslanları’na götürelim mi?

Sarhan: Mehtap “Türk Filmi” izlemez!

Hande: Niye yavrum? Havan mı bozulur?

Ben: Ya bi susun! Allah, peygamber aşkı için bi susun ya, bu ne ya!

Hande: Aa? Hasta!  Noluyo? Kütüphanede miyiz? Okuduğunu mu anlamıyosun?

Ben: Cak cak cak biriniz sağımda biriniz solumda bi saattir, hasta ettiniz.

Sarhan: Onun şimdi anıları depreşti. Biz konuştukça eski travmalarını hatırlıyor. Kafasına basket topu yiyecek sanıyor.

Hande: Aa? Ne alaka?

Sarhan: Aa !!! Mehtap sana anlatmadı mı basket maceralarını?

Hande: Basket maceraları mı????  Bu boyla? Allah seni kahretmesin, ne yaptın sen bu boyla? Top mu topladın saha kenarında?

Ben: Arkadaşım bir sussanıza ikinizde. Ne çene varmış sizde ya!

Sarhan: Kısa bir süre oynamış, kendini Michael Jordan sanıyor şimdi garip!

Ben: Bana mı diyosun?

Hande: Bir dönem Enshin karate yaptı diye kendini Bruce Lee‘de sanmıyo mu zaten? Ahahaha hiç şaşmam.

Ben: Benden mi bahsediyosunuz siz? Benden olamaz çünkü kızdığı zaman, bedenini bir silah gibi kullanabilecek çeviklikte birisinden böyle bahsetmek doğru olmaz.

Sarhan: Sen misin o? Bayan “Sırtım ağrıyo, sırtım ağrıyo” ahahaha…

Ben: Sırtım ağrıyo evet, yüzmem lazım ve o zaman da Michael Phelps gibi yüzmezsem adam dilim. Çatlayın siz de! Ve susun, yoksa yerimi değiştiriyorum ona göre!

Ne kadar etkili olabildim dersiniz? Kısa bir süre! Allah bir çene vermiş ikisine de inanılır gibi değil. Peki, vazgeçecek miyim? Asla! Evet, Hande’de benden uzun. Ve evet, sırtım ağrıyor bu ara ama heyhat!

Benim oğlum adam gibi göğüs pası çıkarmayı öğrenene kadar, o plastik sandalyede oturup bunlara susun demeye devam edeceğim ben…

Tek endişem, bir anda kendimi sahada bulup çocukların elinden top kapmaya çalışma ihtimalim. Kırkıma yaklaştığım şu günlerde, kafama top yersem daha da benden yazı falan beklemeyin…

*Hobbitler:J.R.R. Tolkien’in kurgusal orta dünya evreninde bir ırk. Hobbitler kısa boylu, kocaman tüylü ayaklı, kıvırcık saçlı, son derece neşeli, ehl-i keyif bir ırktır. Pek maceraperest değillerdir.

Comments are closed.