Mehtap Erel

Arşiv Yazıları

ELİNİZLE İSTEDİĞİNİZİ YAPIN

Bakalım yanlış anlaşılmadan bu yazıyı toparlayabilecek miyim?

 

Din olayı beni pek bağlamıyor…

 

(Şahane başlangıç yaptım dimi?)

 

Daha güzel anlatacak olursam, dinler, başkalarının dini, dini alışkanlıklar, farklılıklar beni ilgilendiren bir durum değil. Yurt dışında bir süre de olsa yaşamış pek çok insan (kendi kabuğuna çekilip, hiçbir şekilde ortama entegre olmayanlar hariç) başka dinlerle, farklı alışkanlıklarla, yabancılıklarla, değişik gelenekler ve inançlarla yaşamayı öğrenir. Sınıfta arkanızda, saçlarını 3 metre uzatmış ve bir bez yardımıyla kafasının üstüne toplayıp sarmış bir Hindu oturur. En iyi arkadaşınız siyahtır ve ilk park yeri tartışmanızı bir Koreliyle yaşarsınız, öğlen yemeğine Pakistanlı bir arkadaşınızla çıkarsınız, İsveçli arkadaşlarınızla film izlersiniz… Hayat kafanızda böyle zamanlarda oturur. Herkesin hayat görüşü, inancı, geleneği, yaşam şekli kendisini ilgilendirir. Size bir şey kastırılmadığı müddetçe sizi, ilgilendiren bir durum yoktur.

 

Ben zaten insan sever olmadığım için insanların ne yaptığı, ne yaşadığı gibi konular beni çok ilgilendirmiyor. Açan bahar dalları, sokak kedilerinin açlık-tokluk durumu, ellerimle seçtiğim iri bir alabaş turp benim için daha mühim. Kiraz bekliyorum mesela bu ara. Gündemim bu. Meyve sevdiğim için yaz meyvelerine geçmek istiyorum. Kayısı, erik bekliyorum.

 

Hayat böyle akıyor benim için. Yazılarım, kitaplarım, ailem, meyveler, kediler, açık hava yürüyüşleri, birkaç sevdiğim dost…

 

Hayat hep böyle geçemiyor ama maalesef ve mecburen muhatap olduğum insanlar da oluyor. Ben bu mecburi muhataplıkların süresini doldurmasını beklemeyi öğrendim. Bunların hemen hepsinin bir zamanı var. 2 saat, 2 ay, 3 hafta… Bir miyad oluyor bu “ilişkilerde” sakin sakin dolmasını bekleyip sonra tekrar karşılaştığınızda ya hatırlamıyor, ya bir kafa selamıyla uzaklaşıyor, ya da görmezden geliyorsunuz.

 

Bazen bu miyadı beklemek zor oluyor çünkü karşınızdaki öyle bir canınızı sıkıyor veya sizi bunaltıyor ki… Atıyorum o insana 2 saat daha sabretmeniz lazım ama geçmiyor arkadaş… Saniyeler ilerlemiyor…

 

Üzerinde düşünmeden, tamamen medeni sosyalleşme kapsamında karşımdaki insana tokalaşmak üzere elimi uzattım ve;

  • …………….
  • ….?
  • – Ben el tutmuyorum, tokalaşmıyorum
  • ?? …..Hı!
  • …. İnançlarım gereği
  • ….. Anlıyorum….. Pardon, ben…..
  • Yok yok, özür dilemenize gerek yok
  • …….. Kendimi ayıp bir şey yapmışım gibi hissettim bir an
  • …….. Yok, ayıplıktan değil de….
  • ……….

 

 

Senin de başına geldi mi sevgili okur? Nasıl pis bir duygu biliyor musun? Bak abartmıyorum, kendini çok uygunsuz bir şey yapmış gibi hissediyorsun. Sanki ne bileyim fermuarın açık kalmış gibi, giydiğin elbise ortama çok aşırı olmuş gibi, tam açık büfenin önünde kusmuşsun gibi… Yani olmayacak bir şeyi olmayacak bir zamanda yaptığında nasıl mahcup olup utanırsın… Öyle…

 

Buradaki sevimsizlik şu oldu açıkçası. Bana “el vermeyen” beyefendi bunu ilk söylediğinde öyle bir tavırlı, öyle bir azarlar gibi söyledi ki… O kadar bir baştan tepkili, baştan bir şeylerin önünü (bir tartışma vs.) kesmek ister gibi, öyle bir peşin hükümle söyledi ki….

 

Muhtemelen daha önceki seferlerden edindiği tecrübelerle bana “Bana elini uzattın ha! Hadsiz! Ben o eli almam ve bu da tartışmaya kapalı! Yıkıl şimdi” tadında yaptı ki…

 

Ne yaşadıysa o da daha önce…

 

Oysa ben cidden, hiç umursamam, herkesin alışkanlıkları kendine, bana ne…

 

Benim mahcup olacağımı hiç hesaba katmadan davrandığı için sonra kendisi de çok mahcup oldu.

 

  • Ya lütfen kusura bakmayın, garip bir başlangıç oldu ama
  • Yok, rica ederim, ben sadece ……. sizinle ele ele tutuşmak için sabırsızlandığımı düşünmenizi istemem ……. Tamamen nezaketen elimi uzatmıştım, hani merhaba derken.
  • … Yok yok, tabi, yok olur mu hiç ….. estağfurullah…… hay Allah…
  • ….. Hay Allah evet…..

Herkesin inancı kendisini ilgilendirir. Hayatı inançlar etrafında kurup kurmamak da herkesin kendi bileceği şey.

 

Sadece ben, kendi adıma, inançlarımızı (her neye inanırsak inanalım) başkasının kafasına vurarak, ensesinde sektirerek dillendirmenin çok da şık olmadığı görüşündeyim.

 

Özellikle iş hayatında bir araya gelindiğinde konuya inanışlardan başlamamak için (elinizi dahi uzatmazsanız konu buradan başlamış oluyor haliyle), mevzuya profesyonel kimliklerimizden başlayabilmek için biraz daha “sakin” olmanın daha doğru olacağı kanaatindeyim.

 

Bunun dışında samimiyetle söylüyorum, elinizle ne yaptığınız gerçekten beni ilgilendirmez… Hatta bilmemeyi tercih ederim…

 

Herkese mutlu haftalar dilerim.

Comments are closed.