Mehtap Erel

Arşiv Yazıları

BENİMLE BİR RÖPORTAJ

Merhaba sevgili okur.

 

Bu haftaki köşe yazımı geçen hafta benimle yapılan bir röportaja ayırmak istedim. Hikayesi Girişim Projesinin kurucusu sevgili Figen Alaçam Geri için yaptığımız bu röportajda yeni kitabımdan, hayattan, kadın olmaktan, anne boyutundan… Her şeye dokunduğumuz tatlı bir söyleşi olduğu kanaatindeyim umarım okurken hoş vakit geçirirsiniz. “Biz bunu hafta içi okuduk deyip” sıkılan okuru instagram ve twitter hesaplarıma alayım, sizi de oralarda oyalamaya çalışayım. Gündem çok bunaltıcı, kafalar davul oldu, haklısınız. Hepimizin üç-beş dakika başka şeylerle ilgilenmeye ihtiyacı var. Anlıyorum seni sevgili okur. Haklısın.

 

“Arada yaşadığın politik fışkırmalarınla ilgileniyorum”: twitter: https://twitter.com/mehtaperel

“Kendini beğenmiş resimlerine ve yürüme bantı videolarına da bakabilirim”: instagram:https://www.instagram.com/mehtaperel/

“Ben yazı okumak istiyodum kardişim yaaa”http://www.mehtaperel.com/

“Kitabını alıp onu okuyayım bari”http://www.dr.com.tr/Kitap/Yatir/Mehtap-Erel/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0000000723353

“Başka ne yapabilirim?” : http://www.anneboyutu.com/

 

***

 

Bugünkü söyleşimizin konuğu gazeteci, yazar, tv programcısı ve sunucu Mehtap Erel…

-Sizi tanıyabilir miyiz?

Üstte yazdıklarınıza ek olarak evliyim, bu yıl TEOG sınavlarına girecek olan bir oğlum var ve  1973 doğumluyum. Bunlar beni oldukça tarifler, özetler.

 

-Yazar olmak çocukluk hayaliniz miydi?

Değildi galiba. Çocukken de yazı yazıyordum ama avukat olmak istiyordum. Ergenlik döneminde de şarkıcı olmaya karar vermiştim. Ben de fön fırçasıyla ayna karşısında şarkı söyleyen şimdinin ünlü pop starları gibiydim o zamanlar, hani daha çok playback yaparak coşmalar falan… Ama akıbetim onlar gibi olamadı. Sanırım Allah bu ülkenin insanlarına daha fazla eziyet etmek istemedi.

 

-Eğlenceli ve renkli bir kişiliğiniz var. Ama yeni çıkan kitabınızın adı YATIR…

Biraz ters köşe gibi…

 

Yatır çok eğlenceli bir kitap aslında. Biliyor musunuz Tüyap kitap Fuarında’da “ay korkacak mıyız, ben korkarım” diye endişe eden okurları gördüm. Evet, heyecanlı bir öykü ve içinde klasik korku öğeleri var. Bizde bir dinli-korkmalı tema var zaten biliyorsunuz, kitapta da oralara bir takım göndermeler var ama özünde gerçekten neşeli bir kitap. Ben mizah yazarıyım ve bu kitapta kendini oldukça heyecanlı ve neredeyse sürreal bir hikayenin içinde bulmuş iki kadın arkadaşın olaylara çok neşeli ve hayli absürd yaklaşımlarını yazdım. Komikli-korkunçlu diyerek yumuşatmaya çalışıyorum ama okuyup “baba hani korkmayacaktık” diyen de oldu. Ne diyeceğimi bilemiyorum şu an. Şöyle diyeyim, korkuttuğumdan daha fazla güldürdüğümü düşünüyorum.

 

-YATIR kitabındaki karakterlerin isimlerinde, sizin, eşinizin ve oğlunuz isimleri geçiyor. Yoksa kitapta anlattığınız yaşadığınız gerçek bir hikaye mi?

Ben köşe yazılarımda da, daha önceki kitaplarımda da çoğunlukla gerçek isimler kullanıyorum. O şekilde daha rahat yazıyorum. Çünkü benim gerçekten çok çılgın bir hayal gücüm var. Yazıyı yazarken anlattığım her şey gözümün önünde, karakterin kirpiğinin kıvrılışından yanda duran köşe sehpanın tozunun alınmamış olmasına kadar her şeyi görüyorum ben. O anı olduğu gibi gördüğüm için de yazıyı görüntüye yetiştirmeye çalışırım ve bu sebeple çok hızlı yazar çok kelime hatası yaparım. Yazıyı bu kadar yaşayarak yazabilmem için o isimlerin bana dokunması gerekiyor, benim o insanları gözümün önüne getirebilmem gerekiyor. Bu sebeple hikaye ne anlatırsa anlatsın isimleri çok “uydurmamaya” çalışırım. Bununla birlikte Karadenizli olmam, köy evimiz ve büyük büyük dedemin –nasıl desem- “kıymetli” bir kişi kabul edildiği doğrudur.

 

-Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan kitabınız korku-komedi tarzında. Bu durumda duyguların birbirine karıştığını söyleyebilir miyiz? Yatır’da geçen hikayeden biraz bahseder misiniz?

Yatır, şehirde yaşayan bir kadının köye dedesinin mezarını tamir ettirmek üzere kız arkadaşı ve erkek kardeşiyle gitmesi ve sonrasında yaşadıkları tuhaf olayların hikayesi. En kısa ve hikayeyi de bozmadan böyle anlatabilirim.

 

-Bir yazınızda ” kendimle konuşmak, gördüğümü sadece hissetmek ve birilerine anlatmaya çalışmamak daha az yorucu” demişsiniz. Peki sizin gibi duygu ve düşüncelerini yazılarına aktaramayanlar için de aynı şey geçerli mi?

İçimizdeki enerjiyi boşaltacak bir yer bulmak lazım. Yazı değilse resim, o da yoksa müzik, olmuyorsa spor, yapılamıyorsa bitkiler… Bir yer bulup o yere sevgimizi, enerjimizi dökebilmeliyiz. Ben bu noktada insan tercih etmiyorum çünkü insan nankör, fesat ve haset bir canlı. Siz ona emek veriyorsunuz, sevgi ve hürmet gösteriyorsunuz ama bunlar geri sekebiliyor. O yüzden hiç gerek yok böyle bir zaman kaybına. Çok net emin olduğum kişiler dışında fazla zaman, enerji, mesai, ilgi, alaka harcamam ben insanlara. Bunlar hep tecrübeyle oluştu işte. Ben kendimin en iyi dostuyum. İnsan aramam, insana çok fazla ihtiyaç duymam, müzik dinlemesem de benimle konuşulmasın diye kulaklık takarım, yalnızlıktan çok mutlu olabilen bir insanım. Kimsenin enerjimi emmesine izin vermiyorum. O enerji bana lazım ben onu aileme, oğluma, sevdiğim arkadaşlarıma, yazılarıma ve spora aktarıyorum. Anca yetiyor.

 

-Gazeteci ve yazar kimliğinizle, teknolojinin ilerlemesiyle ortaya çıkan basılı yayın satışlarında ki azalma hakkında neler söylemek istersiniz?

Doğal buluyorum, bunu bekliyorduk çok önceden biliyorduk hatta. Zaten satışlar çok değildi, şişiriliyordu şimdi daha da kötü oldu. İnsanların bilgiye bu kadar hızlı ve kolay ulaştığı, bilgiyi her formatta telefonunda taşıdığı bir çağda kimsenin arabasına park bulup, markete girip gazete dergi almasını beklemiyorum, ben de yapmıyorum. Ben okunsun da nasıl okunursa okunsun kafasındayım. Okuyun arkadaşlar. Ama tablete indirip okuyun ama telefondaki linki tıklayıp okuyun ama kitap olarak satın alıp okuyun, yeter ki okuyun. Okudukça ufkumuz açılacak. Okuyarak kendimizi kurtarıcaz. Ben bu konularda “klasikçi” değilim. “Bu çevire çevire okunmazsa o bilgi sayılmaz!” falan gibi böyle bir nobranlığım yok. Ne ilgisi var? Adam Sefiller’i, Fareler ve İnsanlar’ı, Bulantı’yı ha kitaptan okumuş ha tabletten okumuş… Okumuşsa ben tamamım.

 

-Gazete ve dergi kökenli yazarlarla, sosyal medya yazarları arasında (yazıları bakımından) ne gibi farklar var?

Açık açık söyleyeyim mi? Gazete ve dergi kökenliyseniz eğer, yazıişleri terbiyesi denen bir hadise var. Bir usta-çırak ilişkisi var. İşi öğreten büyükler var. Bu olmamış diye yırtılıp atılan çıktıdaki haberler, yazılar var. Yazı işleri müdürüne haberi savunmak var. Aynı yazıyı kırk kere düzeltmek yine beğendirememek var. Bir eğitim, mutfak, terbiye, hiyerarşi var. Azar işitmek var. Gençlik var. Habere gitmek var. Röportaj kovalamak var. Yazını sayfaya göre kesmen var. Sabahlamak var. Köfte ekmek var. Yayın yönetmeninden fırça yemek var. Çok fark var çok. Olmaz mı? Ama eski tadı var mı? Yok. Çok değişti her şey. Ustalar gittiler. Ama bu gelenekte evrilmiş bizlerin kalemi nerede yazarsak yazalım o terbiyenin, eğitimin cilasını taşır. Herkes yazar sen coşturursun. Herkes yazar sen parlatırsın. Herkes yazar sen istersen okurun kalbine parmaklarını uzatıp dokunursun. Hele yeteneğin varsa -ve öyle eften püften değil- hakikaten bu işi bilen insanların tavasında dövüldüysen, herkes yazar sen döktürürsün. O yüzden kıyaslamam bile. Bugün teknolojinin hayatlarımızdaki yeriyle birlikte sistem değişti, hepimiz her yerde yazıyoruz ama bazılarımızın nerelerden geldiği bellidir. Herkesin hikayesi ortadadır.

 

-www.anneboyutu.com da bundan sonra yapmak istediğiniz projeler var mı?

anneboyutu.com neyse aynı haliyle devam edecek. Uzun zamandır var ve onun misyonu, işlevi, kitlesi ayrı. Oradan beklenti belli, okuru belli, içeriği belli, trafiği belli. Orası stabil. Bu derece oturmuş sistemlerde oynamak tehlikelidir. Yabancıların dediği gibi “If ain’t broke don’t fix it” (bozulmayan şeyi tamir etmeye çalışma).

 

-Keşke şunu da yapabilsem dediğiniz ya da merak ederek yapmak istediğiniz şeyler var mı?

Şarkı söyleyebilmek isterdim. Ciddiyim. Yapmak isteyip de yapamadığım tek şey. Sesim çok kötü. Bir miktar bile iyi olsa basar parayı bir single çıkarırdım kimseye müdana etmeden zaten. Hiç iyi değil ama. Yine de evde kendi kendime söylüyorum bazen. Bana yetiyor. Ne yapalım. Ben bile mükemmel değilim (takılıyorum).

 

-En çok hangi yazarların kitaplarını okuyorsunuz? Ya da sizi etkileyen yazarlar kimler?

Şimdi şöyle bir sıkıntı var -bunu antipatik olmadan izah etmeye çalışacağım- biliyorsunuz dil de aynı spor gibi çok nankör. Kullanmadığınız an da tüm kazanımlarınız gidiyor. Bu yüzden İngilizce kitap okuyorum. Durum en net anlatımıyla bu. Yabancı yazarların da hemen hepsini “ne bulursam alıp okuyorum” şeklinde okurum. Chuck Palahniuk, Amin Maalouf, David Baldacci, Dan Brown, Stephan King bana hepsi uyar, severek zevkle okurum. Türklerden şu ara üstüste Kadir Aydemir okuyorum. Ciddiyim. Kadir’in bütün şiir ve öykü kitaplarını aldım yavaş yavaş tamamlıyorum o açığı. Çünkü patron malumunuz.

 

-Çok yoğun çalışıyorsunuz. Bu yoğunluğun içinde kafanızı boşaltmak için neler yapıyorsunuz? (okuyuculara tavsiye olur)

Eskisi kadar öyle çok çok yoğun çalışmıyorum. Öncelik sıralamamı değiştirdim, kendimi değiştirdim, hayata bakışımı, alışkanlıklarımı toptan değiştirdim. Hani böyle –iğrenç bir örnek olacak ama- yılan deri atar ya. Yenilenir eski deriyi, kurumuş halde ardında bulursunuz, içi boş. Yılan hoş hayvan değil ama yaptığım böyle bir şey oldu. Üstümdeki eski, kuru ve çirkin deriyi attım. Şimdi o deriye sığmaya çalışanlara bakıyorum da… O koşturmayı ben yaptım ve yeter deyip bitirdim. Şimdi kenarda, elimde kahvem, dizleri kolları kan içinde hala kendini parkurda sürüklemeye çalışanları izleyerek eğleniyorum. Daha az çalışıyorum, daha çok yaşıyorum artık. Daha çok yürüyor, yüzüyor, değişik yemekler tadıyor, seyahat ediyor, görüyor, kokluyor, okuyor, öğreniyorum. İşimi yapıp, bitirip, kenara koyuyorum ve sonrasında keyfime bakıyorum. İşi yaşamıyorum. Spor yapıyorum. Meyve yemeyi öğrendim yeniden. İnanabiliyor musunuz? Kendime meyve tabağı hazırlayıp, oturup yiyorum falan. Rüya gibi. Tabi, bunu yapabilmek için de bir süre çok çalışmak gerektiği doğrudur.

 

– Kadın olmak ne kadar zor sizce?

Çok zor. İş hayatında zor; çünkü malum her gün tekrar tekrar zayıf, beceriksiz, aptal ve sadece sekse yarayan bir “şey” olmadığınızı -belki de erkeklerin hiç mecbur kalmadığı şekilde- tekrar tekrar ispatlamak zorundasınız. Yaşamın içinde zor. Sokakta, gezmede, alışverişte, yemekte “aranmadığınızı” sadece önünüzdeki salatayı yiyip kalkacağınızı tasvirlemek zorundasınız vücut dilinizle, oturmanız kalkmanızla. Sosyal hayatta zor. O an birer kadeh şarap içiliyor diye kimsenin elini belinize atmaya hakkı olmadığını hissettirmek zorundasınız. Sürekli savunma, korunma hali. Şöyle bir gerçek de var yalnız. Bu sıkıntı ve endişeleri yaşayan kadın sayısı da azaldı. Kınamıyorum. Benden daha medenidir, olabilir. Ancak çoğu kadın benim rahatsız olduğum pek çok şeyden rahatsız olmayabiliyor. Dolayısıyla ben bu soruyu bana göre cevaplamış oldum. Herkesi bağlamaz.

 

– Girişimcilikte kadının yeri hakkında düşüncelerinizi merak ediyoruz?

Şöyle diyeyim hem girişimci kadınların önünün açılması, desteklenmesi ve yüreklendirilmeleri tarafındayım hem de bir kadın bir şeyi yapmak isterse önünde zaten kimsenin duramayacağına inanıyorum. Ben kadının –ilgi gören tanımlamanın aksine- kırılgan, zayıf, naif değil aksine güçlü, sağlam, yürekli ve kuvvetli olduğuna inanıyorum. Öyle naife yatıp adamları çalıştıran kadınları da çok takdir ediyorum.

 

-Kadınlar için örnek bir kişiliksiniz. Bu noktada kadınlara ne gibi önerileriniz olur?

Estağfurullah, çok teşekkür ederim. Sadece kendi yaşadıklarıma ve tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim, yapmak istedikleri şeyi denemeden pes etmesinler. Muhakkak kendilerine bir şans versinler. Sadece gereksiz bir yıpranma yaşamamak için kendilerine karşı hep dürüst olsunlar. “Ben bunu yapmak istiyorum ama şartlar buna ne kadar uygun?” Bunu bir yoklasınlar. Çok zor zahmetli bir hayalin peşinden koşmak yerine daha ulaşılabilir, yine onları tatmin edecek ama uğruna ölmeleri gerekmeyecek diğer  opsiyonları da değerlendirsinler. Bir de muhakkak ama muhakkak kendilerine ve ailelerine zaman ayırsınlar. Hayat geçiyor, her şey oluyor da zaman geri gelmiyor. Bir de en önemlisi kitabımı okumalarını tavsiye ediyorum tabi. Spor olsun diye değil okunsun diye yazıyoruz malum, Yatır’ı okumak lazım.

 

 Teşekkürler

Ben teşekkür ederim.

 

Comments are closed.