Mehtap Erel

Arşiv Yazıları

Bana göre bu mevzu bitmiştir ancak..

Ben giderken;

Elimde nasıl kullanacağımı bile çözemediğim bir Facebook sayfası vardı.

Ben giderken;

Elimde ne portala dönüştürülmüş bir “blog”, ne altımda üstümde dönen reklamlar ne de yanım sıra taşıdığım reklamcım (emlakçıdan devşirme reklamcı) vardı.

Ben giderken;

Önceden “TV programları, dergiler, gazeteler” projelendirememiş, “yolculuklar, kongreler” organize edememiş…

Okur bilgilerini, maillerini toplayıp alıp, yola öyle “yeniden” başlayamamıştım.

Tüm arşivim (evet ısrarla söyleyeceğim bunu) silinmiş…

Bana yorum yazabilmek için e-postasını veren benim okurlarımın, benimle bağı kesilmişti.

Ben gittiğimde benim okurlarıma, kendi reklamları gönderildi.

Bugün “gitmek” denen bir çantayı alıp çıkmak  değil, sistemli bir bölünmedir benim için.

Ben gittiğimde;

O kadar YOK tu ki hiçbir şey, benim okurlarım (beni bulabilenler), sağdan soldan yazılarımı bulup yollamaya başladı bana, siteme koyabileyim diye.

Ben gittiğimde;

Arkamdan öyle apar topar gelenler oldu ki, sitemde bulunan, hala içinden çıkamadıkları yorum sistemine, hala :) fotoğraflarını eklemeye çalışıyorlar.

Ben gittiğimde;

Elleşmeden, bulaşmadan, “iş değişikliği yapıyorum” dediğimde, arkamdan marka elçileri salınmasaydı,

Ben o kahvenin hatırını sayacaktım yine…

Hürriyet’in altında, HEPİMİZ’de, kendi kontrollerinde olan bir yerde, benim kişisel facebook sayfamdaki yazılar duvara yapıştırılıp, altında bana sövülmeseydi…

Benim ismimle e-posta adresleri alınıp, abuk sabuk yazışmalar yapılmasaydı…

Okur süsü verilmiş marka elçileri üzerime salınmasaydı…

Beni korumaya çalışan okurun yorumları silinip, sadece sövenlerin yorumları tutulmasaydı ve bunlar Hürriyet’in altında, Hürriyet markasının gücü kullanılarak (Hürriyet’ten habersiz), o imkanlara sığınılarak yapılmasaydı…

Ben gittiğimde, Twitter’da, Facebook’da alenen, benim meslek hayatım yok sayılıp, varoşlarına “seni kim var etti” yazıları yazdırılmasaydı….

Ben hazır gitmişken lanet edip, keller körler birbirini ağırlamasaydı…

Ben hazır gitmişken ve okurum hazır benden koparılmışken, hazır ben mağdur durumdayken yakamdan düşülseydi

Ve

Bana yazılarımı bir araya toparlayabileyim diye tamamen karşılıksız bir şekilde bu siteyi yapan Bülent Bey’e,

“İçmeye gitmeler,” “çorbalar yapmalar”, “arkadaşlarınızı da alın gelin parti yapalım” lar teklif edilmeseydi…

Ben hazır gitmişken, hazır “başka bir iş teklifi aldım” demişken,

Bana pislik yapılmasaydı…

***

Benim marka elçilerim yok, Allah’ta o hale düşürmesin beni. Ben sözümü kendim söylerim. Bu yazı da kendi sözümü kendim söylememdir. Hem de üzerimde ne Sabah ne Hürriyet yazmadan, burada, Word Press’te yapılmış bir blogda, kimseye yaslanmadan.

Sadece Mehtap Erel olarak…

Ben bir kahvenin hatırını sayardım ama ben hazır gitmişken bana çemkirilmeyecekti.

Ki bazılarıyla hala işim bitmedi…

Benim Facebook sayfamı alıp internette paylaşanı da yorum yazanı da, o sayfayı kopyalayanı da…

Hepsinin IP numaraları belli, ekran görüntüleri avukatımda, hepsiyle hesabımı görücem. Bana atıp tutmak o kadar basit değil.

Ve ben “mağduru oynayanlardan” çok daha mağdurdum gittiğimde, yine de bana haksızlık edildi.

Diyeceğim o ki;

Artık şartlar eşit. Ben buradayım.

Ben bunu “ödeştik” kabul de edebilirim.

Ama üzerime gelmeye devam edeni de gittiği yere kadar kovalarım. Daha önce de dedim, bu işi hobim yaparım.

Bir daha hakkımda atılıp tutulduğunu, adıma e-posta adresleri alınıp yazılar yazıldığını hele hele çalıştığım yeri aratıp konuşulduğunu duyarsam…

Anlaşılmıştır diye umuyorum artık!

Ben geri adım atmam, bana tokat atana kafa atarım.

Şimdi Bülent Bey’i incitmemek için beklettiğim bir yazıyı, affına sığınarak ve inanın hiçbir art niyet olmadan…

Sadece içimde tutamadığım için yayına alıyorum.

Ve diyorum ki;

Son kez bu konuda yazıyorum (ve lütfen siz de yorumlarınızda kibar olmaya gayret edin).

Ben bu sayfayı ya kapatırım

ya da yırtarım!

Size kalmış, ben buradayım…

***

(5 gün önce)

***

İçimde bir ağırlık…

Ben şiir, üzerine  “ağırlık” çökmüş yazı sevmem. Siyasi görüşümün de kimilerince radikal olduğunu bilirim.

Ama yazı insanları birleştirir.

En çok kıyameti ertelerdim onu gördüğüm vakit. Onu gördüğüm vakit dünyada yer kalmazdı kimseye.”

Bülent Parlak


Bu satırları okuduğum zaman, belki uzun zaman sonra ilk defa, “devam” demiştim, “devam, hepsini okumak lazım”.

Hiç içemedik o kahveyi. Ne karşılıklı, ne de senin elinden.

Ama sen Kürt kızı!

Türk kahvesi koktukça tüm farklılıklar orta şekerli, tüm pastaneler yolun karşısı.”

Bülent Parlak

Bir nefeste yazılarını okudum, şiirlerini…

“Bu adamla röportaj yapmalıyım, beni okuyan herkes onu tanımalı” diye düşündüm. Elimde şiirlerinin çıktıları, “müthiş bir yazar var” dedim. “Müthiş! Röportaj yapmak istiyorum, sormak istediğim o kadar çok şey var ki. Ve daha iyisi, eminim çok güzel anlatacak her şeyi”.

Bana “Biz anne-çocuk dergisiyiz, bir konseptimiz var. Bu konsepte göre hareket etmemiz gerekir” dendi. Vazgeçmedim. Biraz daha araştırdım Bülent Parlak’ı. Evliydi, çocuğu vardı.

Bir kızı vardı.

“Gömleği yırtılmasın diye aşağı sarkmayan ben şimdi uçurum bulsam aşağı sarkacağım. Hep sana derdim ya bu şehirden aşağı atacağım bir gün kendimi diye. Yağmurun bu işte bir kabahati var. Düşemedim.

Sevgili Kızım,

Bir ölü bir evden ancak bir kez dışarı çıkar. Sen hiç bilmedin ama ben hangi eve varsam oradan her gün ölü çıktım..

Annene selamlar…”

Bülent Parlak


Bu satırları kızına yazan baba, hele bir de böyle yazan bir babaysa, bu röportaj yapılırdı.

Bülent Parlak Hürriyet binasına geldi. Tam 3 saatini bana verdi. Ve ben 3 saat dinledim, sorular sordum, notlar aldım. Sonrasında teybi çözdüm, düzelttim, kısalttım, yazılarından alıntılarla süsledim.

Çok özendim çok. Bir hafta uğraştım.

Şöyle başladın yazıya;

“Biz edebiyat dergisi çıkarmıyoruz biliyorum. Ama siz bir dergide, iki sayfa, edebiyatçı bir baba okuyabilirsiniz diye düşünüyorum”.

Muazzam bir röportajdı.

Yayınlanmadı.

Bülent Parlak, tüm içtenliğiyle kızını, karısını, yaşadıklarını, yazdıklarını anlattı size. Ama yine de “biz edebiyat dergisi değiliz” denerek, röportajı tamamen karısına ve kızına indirmem istendi. “Peki biz magazin dergisi miyiz?” diye dahi sormadım. Röportajı attım.  Yeni Anne Dergisi’ne dair bir anımdır.

Sonrasında Bülent Parlak beni aradı. Röportajının neden çıkmadığını sordu…


Bana “Bir kahvenin kırk yıl hatırı var. O gün belki çok konuştum ama iki de kahvenizi içtim. Ben hakkımı helal ediyorum ama siz beni bir daha aramayınız” dedi.

Telefonu kapattım. Masamın üzerinde imzalı kitabı..

İçimden, gizlice özür diledim.

Bugün bana çok yardımı dokunan, hiçbir karşılık beklemeden, hem benimle hem de sizlerle dostça tek tek ilgilenen bir dostun, Bülent Bey’in (Bülent Cumhur Erol) Yeni Anne dergisinde çıkan röportajını okuduğumda gerçekten sevindim.

Bülent bey işinden emeğini sakınmayan, iyi niyetli ve konusunda çok da bilgili bir insan. Daha fazla tanınmalı, duyulmalı, bilinmeli.

Benim sitem Bilgi Sözlük’ün server’ında duruyor, ben istemem mi Bilgi Sözlük daha güçlü olsun, iyi olsun. Ben istemem mi bana bu kadar dostluğu dokunmuş bir insan yaptığı işin karşılığını alsın. Bilgi Sözlük çok güzel ve bu başarı takdir edilsin. Elbette ve tüm kalbimle isterim bunu.

Bir Bület için üzülüp bir başka Bülent için sevindim bugün.

O zaman bizim Bülent Bey’in tebriğini diğer Bülent Beyin bir şiiriyle yapmak isterim izin verirseniz.

“yaşamım
kaza süsü verilmiş bir cinayete benziyor
affedin beni
doğmuş olduğum için affedin
aslında dönmezdim gittiğim yoldan
hüzünlü çıraklara denk gelmeseydim.”

Kaynak: Yeni Anne dergisi

Röportaj: Ülker Reyhan

Sebep: ?

***

Bülent Cumhur Erol, bana zor zamanımda destek olmuş ve olmaya da devam eden…

Gönlü güzel, gönlü geniş, gönlü temiz bir dost.

Allah bana ömür verdikçe bir ağabey olacak benim için. Sağolsun, varolsun.

Ve kabul edin hepinizde emeği var şu aşamada.

Ama

Sebep? İçerik? Konsept?

Ne oldu? Ne değişti?

Ne değişmişti?

O yüzden;

ben son kez bu konuda yazıyorum artık. Bana göre ödeştik, bu mevzu bitmiştir.

Ama bana bulaşılırsa yemin ederim!

Bittiği yere kadar gelirim!

***

Gelelim “sözünde durmak, yürüyüp gitmek, dediğini yapmaya” dair olan kısıma.

Ve bana bu sabah itibariyle Facebook’dan, Twitter’dan arkadaşlık yağdıran,

“Biz aslında Mehtap Abla’yı çok seviyorduk ama oldu işte” yazanlara…

Size de Mazhar Alanson’dan gelsin;

“GE-Çİ-NİZ!”

Bülent Cumhur Erol Bilgi Sözlük Röportajı:

http://www.bilgisozluk.com/yenianne1.jpg

Bülent Parlak (Vicdanım hiç rahat etmedi ama elimden de bir şey gelmedi. Özür dilerim):

http://www.izdiham.com/index.php/iz/bulent-parlak

4 Comments

  1. avatar

    sen gittiğinden beri hürriyet okumuyorum.ve de bağlantılı hiçbir sitesini açmıyorum..iyi ki buldum seni MEHTAP..

  2. avatar

    Yaaaa su an dumur oldum bilmiyorum şaşkınlık icindeyim bilmiyorum mehtap,haddimmidir ama lütfen haddim olarak gor ben hiç bir şey anlamadım seni pinarsiz dusunemiyorum ve su an aptal oldum.
    Ben sizi beraber gitti sanıyorum ve yine beraber el ele olucaksiniz diyordum.kim nasıl gitti kim kime kustu ben bunları hürriyet e sitem diye algılarken bu sitemler birbirinize mı idi sen pınarın hep savunucusu hep kalkanı idin, ona patron derken kalbindeki sevgiyi ve bağlılığı hissederdim ikinizide çok seviyorum ve su an ne oluyor anlamıyorum ya çok aptalım ya algım zayıfladı ama lütfen yorumumu yayınla ve beni aydinlat su an allak bullak oldum

  3. avatar

    Kazanan her zaman sizsiniz zaten. Kendinizi üzmeyin boşa. Sahte yüzler bir gün mutlaka düşer, biz gerçekten gülen gözlerin ardındayız. Çok seveniniz var. E kıskanılması önüne geçilmeye çalışılması normal bir yerde. Siz nereye okurlarınız oraya. Canınızı sıkmaya değecek insanlar var ama bahsettiğiniz onlar değil. Daha ödeşmediniz aslında, siz kenara çekilip izleyin bence herkes hakettiğini mutlaka bulur, iyi de olsa kötü de, bu böyle …
    Bir gün diyeceklerdir ‘ tühh ne yaptık’ diye o zaman ödeşmiş olursunuz belki.

  4. avatar

    Ben bu insanları anlamakta güçlük çekiyorum.Hiç mi insaf,Allah korkusu yok.O lafları saydıran,bunları yapan okurlara da kızıyorum ben.Asıl onlarında kızması lazım.Yapılan kötülük sadece size değil tüm okurlara yapıldı.Okuru bir açıklama yapmayacak kadar değersiz gördüler.Hadi diyelim siz kötüydünüz veda yazısı bile yazmadan gittiniz(böyle birşey olmadığını anlamak için süper zeka olmak gerekmiyor) kendileri ufakda olsa bir açıklama yazısı yazamazmıydı.köşeyi doğum günü armağanı olarak sunarken kendi ağızlarından yazdılar.Sizin içinde aynen o şekilde gidişinizi bize bildiremezlermiydi.ama okur adamı satardı zaten değilmi ne gerek var açıklama yapmaya.Ama hürriyeti de tebrik etmek lazım eğer olaya dur diyen onlarsa.daha söylemek istediğim çok şey var aslında.kusura bakmayın telefondan yazıyorum karman çorman oldu.sevgilerimle